"çok yorgunum yaa" demekten bıktım,devamlı şikayet ederken buluyorum kendimi,geçecek biraz daha sabret diyorum;ama o kadar mutsuz gidiyorum ki her yere hiç bir isteğim yok..
Şöyle bir şey düşünün,
zaten bildiğiniz konuları,hatta o konuda eğitim verebileceğiniz belki de verdiğiniz konuları
"bir de benden alsın" mantığıyla saymayıp,
yeniden a.b.c'sinden görmek...
Ve tüm bunları yaparken boş boş konuşan bir sürü insana katlanmak...
Lüzumlu konuşan bir kaç arkadaşınızın cümlesini cımbızla ayıklayıp
her şeye rağmen gülümseyecek bir şey bulabilmek!
Bazen yorgunluğumun psikolojik olduğunu düşünüyorum;
çünkü kan testlerimde çok da bir şey çıkmadı.
Bazen o kadar sıkılıyorum ki
orayı terk edip gitmek istiyorum;
ama elimden bir şey gelmiyor.
Bugün laboratuvardan içeri girmek için kapıda beklerken
hatta "hadi artık açın şu kapıyı!" diye huysuzlanırken
bir arkadaşım tamamen psikolojimi özetledi:
"içeri 10 dakika erken girmek
seni bu okuldan erken mezun etmeyecek"
Tamamen sahip olduğum mantık bu,
"bitse de gitsek"..
Keşke bir uyusam ve uyansam..
kabus benden çok uzaklarda kalsa..
J.
şikayetçi yazı için özür.. Bu da kendimi rahatlatmam için yazılmış bir yazı.. İdare edin..
"Saat 17.00'da konser mi olur" dedik sevgilimle birbirimize, burada sadece sormakla yetinmeyip,düştüğümüz şüpheden bir sonuç çıkarmamız gerekiyordu..
Konsere gelecek olan kişilerin yaş aralığı!
Dur baştan anlatayım.
Uzun zamandır MaNga konserine gitmek istiyordum, benim için çok önemli çok yakın arkadaşımın arkadaşlarıdır bu grup ve de şimdi görüş(e)meseler de sevgilimin arkadaşıdır 1-2'si.
Tee grupları kurulduğundan beri heyecanlarını arkadaşımın anlattığıyla biliyorum,onlar başardıkça kendim başarmış gibi sevindim,2.albümleri çok geç gelince acaba tarihin tozlu sayfalarına mı gömüldüler diye üzüldüm..
Sonra bomba gibi geldiler,Tuluyhan uğurlu'dan, cartel'den alper ağa'ya geniş yelpazede müzikalitesi yüksek bir albümle döndüler..
Albümle birlikte aldığım dvd'yi seyrederken onların sıfırdan MaNga'ya dönüşmelerini seyrettim..
Bir türlü kısmet olamadı,en sonunda bugün gidelim bari Bostancı'ya gelmişler madem dedik...
Gittik Bostancı'ya kapıda biraz kuyruk vardı,içeri girdik..
Hiç bu kadar yaşlandığımı hissetmemiştim ..
15-16 yaş grubu kalabalığı vardı,böyle hormonlar tepede içeride, enerjiden anlıyorsunuz.
Bir bizden büyük 8-10 yaşlarındaki çok şeker bir oğlana sahip baba vardı önümüzde,ondan sonra biz vardık..
Ufak çocuk sahiplerine söyliyeyim, iyi dinleyin 6-7 sene içinde bu grupları dinlemek zorunda kalacaksınız, içeride olacaksınız ister istemez,bari zevk alın:)
Baştan söylemeliyim,MaNga'dan beklediğim performansı göremedim,artık profesyonel oldukları için beklentilerim de yüksek,hele ki son albümlerinden sonra ayrı bir ciddiyet olmasını bekliyordum;ama anlamadığım bir hava hakimdi, konsere çocukların sesini değil Ferman'ın sesini dinlemeye gidiyorum, 4.şarkıdan sonra sesi bitiyor ve şarkıların yarısından fazlasını seyircilere söyletiyor.
"İstanbul kanatlarımın altında" filminin piyano solosunu hatırlarsınız hepiniz,yeni albümleri Şehr-i Hüzün'de kullanıyorlar, bunu çalmaya çalışıyor Yağmur ve hata yaptığında bırırıtıtııt diye tüm tuşlara basıyor ve ağır davul sesi altında çaldığı gitarı da bastırıyor..
Ferman'ın sesinin çıktığını bildiğim ve çok beğendiğim şarkı kısımlarını bekliyorum,Ferman oraları es geçiyor, ritm kaçırıyor davulcu ki ben müzikle herhangi bir ilgim olmadığı halde bunları iyi bir dinleyici olduğum için yakalıyorum...
Bunları yazıyorum, sevmediğimden değil,sevdiklerimden daha iyisini beklediğim için..
İyi kısımları,eğlenceli kısımları yok muydu,elbet vardı! Tüm konser boyunca elinde kamera arkadaşlarını ve seyircileri filme çeken Efe, tüm konser boyunca bir beklediğim "evdeki ses" cover'ında Ferman'ın bir türlü sahip olamadığı seyiriciyi ele geçirdi ve acayip coşturdu.. Yetmedi "stage dive" diye tabir edilen seyircilerin üstüne kendini atma olayını gerçekleştirdi "ben sizin için ölürüm " diyip, iyi cesaretti, o yaşta çocuklar beni nası taşısın diye düşünmedi:) Dediği gibi "sizin gibi delilere her gün bayram!"
Deli gibi Zıplarken buldum sonunda kendimi ve tabii ki MaNga'dan bahsetmişken gündem maddesi eurovizyondan bahsetmemek olmaz, şarkıyı beğendiniz mi derseniz, bence olmamış derim, 2.albümlerinden herhangi bir şarkı birinciliği her şekilde alırdı.
Öyle ya da böyle, sözlerindeki mana,müziklerindeki derinlik ve daha iyi olma çabası benim için bu ülkede indirmeden parasını verip alacağım nadir albüm sahibi sanatçı ve santçı gruplarından kendilerini asla indirmeyecektir. Sadece canlı performanslarını daha çok ciddiye almalarını ve çalışmaları gerektiğini düşünüyorum,2 sene üstüste MTV ödülünü almak iyi bir yol almak demek,eğer kendilerini yurt dışında da göstermek istiyorlarsa çok daha fazla özen gerektirir bu, dvd ' de anlattığınız gibi "ister 2 kişiye çalın ister 2000 aynı özeni gösterebilmek ve bu ruhu taşımak önemli"
Şimdi ki çocuklar ellerine kitap almıyorlar ki Hayyam'ı bilsinler, şarkı sözlerinde misafir ederek de olsa gençleri Hayyam'ın güzel sözleriyle buluşturdukları için bile severim MaNga'yı...
Fotoğraf makinası götürmedim,iyi ki götürmemişim ,çantamdan spreyimi bile aldılar,çöpe attılar, şu bostancının çok affedersiniz hıyar çalışanları bir türlü öğrenemediler kime nasıl davranacaklarını, "üstünü aç,çantanı aç!" diye konuşarak konser seyretmeye gelmiş insanları hapisanede sıraya sokar gibi davranma ne oluyor bilmiyorum, bir de çok lüks bir yermiş gibi dentur gibi bir büfe işletmesinde su 2 lira!
Bravo...
Neyse..
Sizi güzel MaNga şarkısıyla başbaşa bırakıyorum,sevgiler..
Okulda boş zamanlarımız oluyor 2 ders arasında ve bu zamanları film seyrederek geçirmeye çalışıyoruz..
Bu filmi seyretmek için uzun süre bekledim,iyi olduğunu düşündüm,arkadaşlarımla beraber seyredeyim diye bu boş aralardan birini değerlendirmek için götürdüm..
Filmin sonuna dek dayanabilen 3 kişi kaldık..
Film bir çok yönetmenin kısa filmlerinden oluşuyor,bu yönetmenler arasında Fatih Akın'da var.
Fatih Akın'ın bölümüne başarılı bulduğum bir Türk oyuncu "Uğur Yücel" de eşlik ediyor.
Ayrı ayrı düşündüğümüzde bir kaç diyalog ve sahne çok güzeldi.
Bir şekilde birleşmesini bekledik,bir şekilde daha manalı olmasını..
Öyle bir film ki,altını çizdiğimiz bir kaç cümle dışında, film bittiğinde herkes birbirine baktı..
Yönetmenler,oyuncular süper;ama sonuç hayal kırıklığı oldu benim için..
Bahsettiğim yönetmen ve oyuncuların tam listesi için göz atmak isterseniz tık!
New York'tan güzel manzaralar gördük hiç değilse:) Siz seyredecekseniz hevesinizi kırmak istemem,yine de bu oyuncular ve bu yönetmenler ne meydana getirdi diye bakmak isterseniz benim sözlerime kulak asmayın ve bakın, Uğur Yücel'i kısacık da olsa yabancı bir filmde gördüğünüzde milli takım kazanmış ruh haline bürünüp göğsünüz kabarıyor..
New York'u sevdiren bir çok film,kitap ve dizi var;ama bu onlardan biri olamadı benim için..
Yine de "iyi seyirler" dileklerimle bitiriyorum yazımı...
Daha ilk cümlelerinde vurdu beni,dünyaya gelen çocukları kategorilendirdi ve "en çok çocuk isteyenlerin bir türlü çocuk sahibi olamadığını , damdan düşer gibi çocuk sahibi olanların çoğunlukta olduğunu,bir taraftan da çok başka nedenlerle dünyaya gelen bebekler olduğunu söyledi,kendi gibi özenle yapılmış,kanser hastası kardeşini kurtarmak isteyen ebeveynlerinin "donör" kardeş dünyaya getirmesi gibi..."
Anna böyle anlatmaya başlıyor kendini,herkesin neler hissettiği ile ilgili bütün parçaları görüyoruz filmde,
Anna vücudunun tüm tıbbi hakkının sahibi olmak için ailesine dava açıyor.
İlk tepkiniz "aa ben olsam veririm,her ne olursa olsun,o benim kardeşim!" diye düşünüyorsunuz, sonra yaşadıklarını görüyorsunuz, sırf bu nedenle dünyaya getirildiğini görüyorsunuz,minicik bir bebekken beline koca iğneler saplanıp kemik iliği aspirasyonu için çocuğun çektiklerini görüyorsunuz,içiniz parçalanıyor.
Tüm ilginin doğal olarak hasta kardeş üzerinde olmasından dolayı , diğer kardeşlerin bir kenara atılmış hayatlarını görüyorsunuz..
Kate'in daha 4 yaşında kanserle tanışmasını,kemoterapi odasında "aşkla" tanışmasını seyrediyorsunuz..
Filmin sonu beklenmedik bir şekilde sonlanıyor.
Filmin en güzel kısmı her şeyi yani hayatı "film" işte diyebileceğiniz hiç bir abartı olmadan yansıtması bana göre..
O kadar sade bir anlatımı var ki , bu beni daha çok etkiledi sanıyorum.
Umarım hiç bir zaman o kemoterapi odalarının köşesinden bile geçmezsiniz,
oranın havasını solumazsınız,
hiç bir sevdiğiniz hatta sevmediğiniz böyle hastalıkların kıyısından bile geçmez..
İyi seyirler..
J.
not: duyduğuma göre kitabı filmden çok daha güzelmiş,ben kitabı bile olduğunu yeni öğrendim,belki önce onu okumak istersiniz,haberiniz olsun..
* Hepinizin evinde "boş sürahiyi doldurma sorunu" var mı?
bizim evde var,herkes kendi doldurduğunu iddia eder,hep boş bir sürahi boynu bükük durur..
Bir de kandırmacası var en son bırakan kişinin, böyle 1 yudum su bırakıp içinde sürahiye "dolu" süsü vermek!
Küçücük sürahi ve bir bardak su diyerek kandırma okuyucu,
evde 4 kişiyiz!:D
*Çok pis pot kırdığım ya da ağzımın beynimden önce davrandığı daha fenası ağzıma beynimin yetişemediği zamanlar oluyor..
Bir keresinde başıma kötü bir şey gelmediğini söyleyecektim de "kötüme baş bir şey gelmedi,merak edecek bir şey yok" demiştim.. Öyle kalmıştım..
Ama şimdi anlatacağım bundan beter ..
Eskiden beri tanış olduğumuz,ailecek görüştüğümüz bir aile var,ben pek görüşmesem de annemden alıyorum haberlerini,çeşit çeşit laflar özetinde kızcağızın bir ilişkisi olduğunu;ama çocuğun evlenme taraftarı olmadığını biliyordum. Bana göre ters olan bir iki laf da edilmişti hatta , öyle laflar ki "türk dizilerinde" görüp duyacağımız cinsten.. Neyse bugün gördüm,annemle kafede oturuyorlardı ben de yanlarına uğradım..
Çocuk evlenme teklif etmiş,haftasonu nişanlanacaklarmış .. JuVe ne der peki?
"Gözünüz Aydın!"
5 sn aradan sonra,asıl ne demem gerektğini düşündüğüm 5 sn aradan sonra, Allah tamamını erdirsin,hayırlı olsun gibi şeyler geveledim..
Sizi bilmiyorum;ama ben çok üşüyorum..Ne zaman da üşümemi bir kenara atsam,görüntü güzel olsun,soğuğa katlanayım desem hasta olurum,o yüzden kış aylarında görüntü telaşım olmuyor.. Çünkü kat kat giyinmek durumunda kalıyorum...
Öyle kat kat giyinirken de pek şık olamıyorum, şık olmayı kenara bıraktım şu koca ayaklarıma topuksuz,40 numara ayaklarımı 45 numara göstermeyecek bir çizme de bulamadım,çok sinirliyim o konuda..
Ayrıca giyinmek ve soyunmak bitmiyor, giyin giyin bitmiyor,soyun soyun bitmiyor. Resmen kamburum çıkıyor kış aylarında. Bir alışveriş merkezine arabasız gidin de görün, elinizde patlolar,kabanlar kollarım kopuyor.. Neden hiç bir alışveriş merkezinde vestiyer yok ?
Yazın sıcaklar gelince de bayılıyoruz;ama minicik güneş açınca nasıl mutlu oluyoruz değil mi!
Bugün evden çıktığım saatlerde bas bas yağmur yağacak,seller akacak uyarısı yapılıyordu;ama o kadar güzeldi ki hava sabah dayanamadım giydim spor ayakkabılarımı çıktım,ardından ayaklarım ıpılıslak oldu dememi bekliyorsunuz;ama olmadı!:D Tam eve gelirken durdu yağmur,sevindirdi beni...
Güneşi görünce hemen kanıp açan bahar dalları gibi oluyorum..
Bir tek ben özlemedim , hepiniz özlediniz güneşi ,itiraf edin...
Güneş açsa,sahilde bisiklete binsek,modada kahvaltı etsek... ahh ah...
Kendi hayallerimden sıyrılıp,sizi kendi hayallerinizle baş başa bırakıyorum..
*Her sabah artık aşağıdaki gibi kalkmaya çalışıyorum,kendimi motive etmek için;ama sonra ikinci resimdeki gibi oluyorum;çünkü insan bir kalkıyor iki kalkıyor;ama şöyle diyor, "nasısa haftasonu yuyacağım sabret!" Ama benim öyle bir hafta sonum yok hazirana kadar maalesef.. Hatta tek bir günüm bile yok..
Sabah JuVeSi..
akşam JuVesi...
Vitamin takviyesi filan bir şeyler yapacağız artık, napalım..
*Okul stajım başladı bugün.. Staja çıktığım okul, kendi lisem:) O kadar mutlu oldum ki.. Bir taraftan da tuhaf bir his.. Ders boyunca biraz camdan dışarı baktım,O camlarla 9 sene önce vedalaşmıştık,şimdi büyümüş,değişmiş bir halde döndüm, size öğretmen sıfatıyla bakan ergenlerle buluşmak çok tuhaf bir duygu..
*Şunu belirtmek isterim, geçenlerde Çillinin gençlikle ilgili bir yazısını okumuştum, bu yazının hemen üzerine okulda gözlem yapma fırsatım oldu, övünmek gibi olmasın ülkenin iyi okullarından birinden mezun oldum;okulda değil saçımızı açmak,fön çektirip bile gittiğimizde uyarı alırdık,saç boyatması yüzünden kaç kişinin okuldan döndürüldüğünü biliyorum,değil üzerimizde farklı bir hırka giymek,aynı renkli başka bir kazak giydiğimizde bile problem olurdu..
Bugün baktığımda bulunduğum sınıfta kız öğrencilerin biri hariç çoğu fönlü ve saçları açıktı, evanescence baskılı sweatshirtlü kızlar,minik minik deli hırkalar.. Neler neler vardı.. Çıkınca hocaya "bizim zamanımızda içeri böyle girmemizin imkanı yoktu" dedim, o da "ben anlamıyorum,herkes düzgün geliyor,bozulup çıkıyor,biz mi kötü etkiliyoruz çocukları acaba " dedi.. Şimdi düşünüyorum biraz da ailede sanırım olay, bugün okula giderken nası bir beynime kazınmaysa, ütüleyip hazırladığım eteğimi uygun bulmadım okula giymeye, saçlarımı abartmadım,makyajımı da.. Ama sınıftan içeri ruju gözümü alan kızı görünce, ben o yaşta böyle okula gitmek için çıksam evden "hayırdır,nereye gidiyorsun böyle" derlerdi ki ben 16-17 yaşıma kadar makyaj bile yapmadım..
Neyse böyle bir kaç yazı daha yazmıştım,kapatalım..
İşte böyle,yazılarımın arası uzayabilir,her gün bir maraton içindeyim,alttan ders olmamasına rağmen formasyon dolayısı ile 13 dersim,her dersten ödevlerim,hazırlamam gereken staj dosyam filan var..
Geçen gün Niloyla buluştuk 1-2 saat kaçamak yaptık, ben ona "çok bıktım okuldan nilo yaaa" , o da bana "onu bilmeyen kalmadı zaten! " dedi, ayrıca çok eğlenceli 1-2 saatti:) Birbirimizi çok özlemişiz ondan galiba..